Musavvir ismi , birbirinden çok uzak alemler arasındaki şekil birliği ve uygunluğu ile; vahdeti ve müsavvir isminin vahidiyetini gösterir.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve iman ettim ki; nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve esma-i hüsnanı bildiriyorlar.. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gayet san'atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehadet etmesin. Çünki bu kadar basîrane nazik san'at ve şuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki o halde herbir zerresi; herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona havale edilir ve kendi kendine oluyor denilebilir.
Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik ve herbir nev'in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î şehadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın.
Bunu bir örnek ile uygulamak istersek;
Müsavvir ismi , birbirinden çok uzak alemler arasındaki şekil birliği ve uygunluğu ile; vahdeti ve müsavvir isminin vahidiyetini gösterir.
Uygunluk ile;
Enzimler, aktivasyon enerjisini düşürerek, zor ve uzun sürede gerçekleşecek olan tepkimeleri çok kısa sürede ve az enerji harcanarak yapmayı sağlarlar.
Canlıların bünyesinde bulunan enzimlerin yapısının büyük kısmını protein oluşturur. Bununda yapısında C,H,N ve O bulunur. Yapısında protein olan varlıklara canlı deriz. Veya canlıların yapısında cansızlardan farklı olarak protein bulunur. yani bu enzim dediğimiz yapı, canlılar alemine aittir. Ve bu enzimin çalışması için de bitki veya hayvan yapısında sentezlenen, diğer canlılara besin yoluyla geçen vitamin denen yine yapısında C,H,N ve O bulunan moleküllere gerek duyulur.

Bu enzimin çalışması için bazen kofaktör dediğimiz ,yapısında C,N olmayan, proteine benzemeyen moleküller gerekmektedir. Metal iyonları, mineral dediğimiz bu moleküller cansızlar alemine ait bir yapıdır. Mesela; mg, fe, bakır, kobalt gibi elemetler bu görevi yaparlar. Enzimin etki ettiği maddeyi protein kısmı belirler. Koenzim reaksiyonu gerçekleştirir. Organizmalarda vitamin veya metal iyonları eksik olursa protein kısımları reaksiyonu gerçekleştiremez. Bundan dolayı canlı hastalanır. Mesela gözdeki A vitamini görme reaksiyonlarını gerçekleştiren enzimin bir parçasıdır. Yani koenzimdir. A vitamini olmasa reaksiyon gerçekleşmez ve gece körlüğü ortaya çıkar.
Bizim de örnek aldığımız protein bir insan hücresinde ,enerji elde etmek için parçalamada görev alan bir molekül olsun.ve DNA tarafından sentezlensin.Koenzimimizde bitki tarafından sentezlenen bir vitamin olsun. Birde kofaktör olan metal iyon dediğimiz bir diğer mevcud olsun. Bu ikisinin bir hücrede buluşmasına kadar geçirdikleri evreler hem çok farklı hem birbirinden çok uzaktır.
Diyelim bu iyon ,mineral su aracılığıyla vücuda girsin. Bu mineral binlerce yıl önce bir dağın mahzeninde depolanmış dururken, bu yüzyıl başında yağan yağmurlar, karlar ile kayların içine zamanla sızan suların içine aşınarak geçmiş, nice sonra yer altı sularına karışmış belki yıllarca orada beklemiş ve bir gün yüzeye çıkmış bir bardak su içinde bir insanın vücuduna, sindirim sisteminde bir moleküle bağlanarak, taşıma sisteminde başka bir moleküle bağlanıp -böyle çeşitli bağlar kurarak- kan ile hücre arası dokulara kadar gelip, hücre içine taşınıp ki, her merhalede farklı moleküllerle farklı bağlantılar kurarak ve her defasında bir görev alarak seyahat edip, sonunda kaderindeki merhaleye gelip bir koenzim yapısında katılmış olduğunu düşünelim. işte bu zamanlar ve mesafeler ötesinden bir Rububiyet terbiyesiyle gelen iyon, aynı şekilde çok farklı terbiyelerle farklı mesafelerden gelen diger atom ve moleküller(cüzler) bir koenzim yapısında bir araya gelip belli bir şekildeki bir molekülü(küll) oluştururlar.
Aynı şeyi o canlı hücredeki protein yapısına katılan diğer atomlar için düşünürüz. Bunlarda havadan, sudan, güneşten, topraktan kendilerine ait terbiyeler ve aldıkları çok farklı vazifeler sonrasında aynı hücre içindeki enzim yapısında bir araya gelip belli bir şekildeki o molekülü oluştururlar.
İşte bu iki moleküler yapı, musavvir isminin( varlıklara şekil veren ) cilvesiyle farklı şekil almış oldukları halde ve farklı alemlere ait iken, enzimde anahtar-kilit dediğimiz bir ilişki için bir araya gelirler. Anahtar- kilit özelliği aldıkları özel şekillerdendir. Enzim kimyasal bir reaksiyon için görev alması gerektiğinde( mesela bir gikozit bağını parçalayarak, enerji çıkışını sağlamak için )harekete geçmek için bu koenzim ve kofaktör molekülüne ihtiyaç duyar. Enzimin protein yapısına kilit, koenzime anahtar desek, her anahtar her kilidi açmadığı gibi; her koenzim her proteinde iş görmez. Bunların birbirine uygunluğu bu moleküllerin uzayda aldığı şekil dediğimiz özel konumlarının oluşturduğu şekillerindendir. yani bu iki moleküllün şeklinin birbirini tamamlayacak tarzda olması gerekir ki, kimyasal reaksiyon dediğimiz o fiil gerçekleşsin.

İşte , burada birbirinden farklı alemlere ait üç mevcudun farklı şekil aldıkları halde bir fiil için uygun ve tam karşılıklı gelmeleri ne tesadüfe, ne o atom veya moleküllere ne o evrelerdeki vasıtalara bırakılmayacak kadar kapsamlı bir ilimi, bir görüşü, bir iradeyi,bir kudreti gerektirir.

Eğer böyle iddia edilirse, o iyon dediğimiz şuursuz, cansız, kör sıfatları olan mevcudu, terbiyesi için sistemine girdiği (dağ, su, insan…vb) tüm o evre ve vazifelerini ve örneğimizde birlikte çalışacağı karşı enzim molekülü gibi, bir vazife için biraya geldiği tüm diğer mevcudları daha yola çıkmadan bildiğini, gördüğünü, tercih ederek, hem emir veren hem emir alarak ilerlediğini söylemek gerekir. ve bunu her bir mevcud atom içinde söylememiz gerecektir. Bu da sayısız ilah demek olur.
(Eğer bunların emirber nefer gibi emir ile vazifelerini yapmadıklarını, terbiyelerini de aynı ele vermediğimizi düşünürsek;
O zaman hücre içinde yapılacak bir iş için hücre tarafından bir enzimin sentezlenmesini o hücrenin beyni olan DNA ya vermek kolay gelebilir veya mümkin gelebilir. Ama bunun için, sadece hücre içi faaiyetlerin bilgisi değil, tüm vücud ve bu vücuda giren, çıkan, vazife alan tüm maddeleri , vasıflarını ve kanunlarını bilmesini beklememiz gerekir. Buna göre hücre içine alacağı ve kullanacağı maddeleri seçsin ki o enzimi sentezleyebilsin. Ancak bu yapıya katılması zorunlu olan koenzim kısmının bir başka alemde terbiye görerek dışarıdan o sistemin çok uzağından ve farklı bir sistemin ürünü olarak geldiğini biliyoruz. Bu durumda o enzim üzerinde sadece o anahtar olacak moleküle özgü ayrılmış yeri, yine o DNA nın bilgisine dayandırırsak, şunu dememiz gerekir; bu hücre sadece kendine ait bilgiyi değil, bitkiler alemine ait işleyiş kanunlarını hem biliyor, hem görüyor hatta o sisteme gerektiğinde müdahale edebiliyor ki, mesela koenzim olacak vitamin uygun şekli alması sağlansın, girdiği ve girebileceği tüm şekillerinden o enzime uygun halini görüp seçsin. Aynı şekilde aynı enzimin doğru çalışması için gerekli kofaktör denen cansızlar alemine ait ve unsurlar aleminde terbiyesi gerçekleşen mineral ve iyon içinde söylememiz gerekir. Yani, o mineral vasıflarını, diğer elementlerden farklılığını, terbiyesinin kanunlarını, ve o hücreye gelene kadar girdiği çıktığı halden hale girdiği tüm şekillerinin bilgisine de vakıf olduğunu farzetmemiz gerekir. Böylece yapısına katılacak bu iki moleküle özgü bir şekil alsın.( üstteki macerası göz önüne alırsak, o hücrenin daha kendisi ortada yokken seyahatine başlamış o mineralin bilgisine vakıf olmasını bekleriz.) ve bu sadece tek bir hücre ve tek bir faaliyeti için bir molekül için varsaydığımız şeyler. Bu hücrenin kendine benzer uzak yakın çoklarla iş paylaştığını ve hücre içi sayısız faaliyetlerinin ve bunlara katılan çeşit çeşit moleküller olduğunu göz ardı edemeyiz. Ve bu işleri de saniyeler içinde gerçekleştiğini biliyoruz. Ayrıca, hücre içi bütün bu işleri birbirinden bağımsız değildir. Bir enzimin yaptığı işle açığa çıkan son ürün veya yan ürünler diğer bir reaksiyonda kullanılacak kadar girifttir. Bütün bunları birden düşününce, bu işlerin hepsini bir hücre veya hücrelerin tümüne vermek muhallatları arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.)
Aynı zamanda, musavvir esmasının çok uzak , farklı alemlerde(canlı-cansız) bile cilvelesinin bu derece uygun gelmesi, o esmanın şekiller aleminin( bütün şekillerin oluşturduğu) her bir parçasında aynı çalıştığının aynı musavvirin eseri olması gerektiğinin delilidir. İşte bu bir sikkedir, sikke-i vahidiyettir ki bir alemdeki(mesela;cansız) şekil verme işi kimin ise, diğer alemdeki(mesela;canlı) şekil verme işi onundur dedirttir Veya o şekil verme hangi musavvir ise, diğeride aynı musavvirdir. Hangisine baksak diğerini veya sahibini gösterir. Çünki aralarında tam bir uyum vardır. Yani bir işte tam uyum ile karşılık gelmeleri bunu göstermektedir.
Aynı şekilde tüm esmaların kendine ait özelliğini bu gibi müşahede edip, hepsini bir zihayatta toplanmış olduğunu da görürsek, bu da ehadiyeti bildirir. Her bir mevcudda aynı ehadiyeti düşünmekle de sikke-i ehadiyeti görürüz. Yani bu mevcuda toplanmış tüm esmanın diğer mahluktaki esmalarla aynı olduğunu(cilveler farklıdır ama kaynakları birdir) söylemekle sikke özelliğini gösteririz.
Bir başka yorum:
“İşte , burada birbirinden farklı alemlere ait iki mevcudun farklı şekil aldıkları halde bir fiil için uygun ve tam karşılıklı gelmeleri ne tesadüfe, ne o atom veya moleküllere ne o evrelerdeki vasıtalara bırakılmayacak kadar kapsamlı bir ilimi, bir görüşü, bir iradeyi,bir kudreti gerektirir”. Bu iş, bir perdedir. Aslında üstteki manayı göstermek için sinema perdesi gibi bir durum olduğu halde, bu bakış kaçırılırsa sebeblerin(bu iki molekül ve çalışmaları) hakikati örttüğü bir perde olur ki buna küfür denir. Yani “hakikati örten” manası gerçekleşir.
ÖRNEK:
KARBONİK ANHİDRAZ ENZİMİN ÇALIŞMASI: Bu enzim hücrelerden atık olarak atılan ve kan yoluyla ,akciğerelere getirirlen karbondioksitin , bağlanmış olduğu hemoglobin hücresinden uzaklaştırılmasında görev alır.

Bu metabolik faalyetlere baktığımızda “karbonikanhidraz”enzimi su unsuru mensubu su molekülünü ve hava unsuru mensubu karbondioksidi birleştirmesi ve bunu da bünyesindeki “çinko” elementi -ki bunu da toprak unsuruna örnek verebiliriz- ile yaptığını görüyoruz. Bu tepkimeler, bu üç unsura ait ilmi bilmeyi gerektirir. Bu enzimin bu bilgiye dayanarak bir şekil aldığını düşünmeliyiz ki bu görevi yapabilsin. Canlı bir organizmada bir maksat için (atık gazın berteraf edilmesi)iş yaptığının şuurunda olduğunu da canlı protein yapısına baktığımızda söyleyebiliriz. Bu da onun canlının solunum, dolaşım sistemi , hücre ve faaliyetleri ve bütün kanunları bilmesini gerektirir ki o konumu ve özellikleri seçsin. Ve daha pek çok yönden tahlil edersek, bu işi yapması için ilim, irade, görme, işitme, konuşma, tesir gücü sahibi canlı bir varlık olması gerektiğine varırız. Böyle bir şey olmaz bunlar cansız atomlar, canlı gibi davranamaz dersek, bütün bu kapsamlı işleri tesadüf ve kendiliğinden olduğunu söylemek gerekir. Bu daha da müşkil bir yorum olacaktır.
Müsavvir ismi ve birbirinden çok uzak alemler arasındaki şekil birliği için,
Bitki hücresinin kloroplast organelinde vazife alan, klorofil molekülünün şekli ile, insanın kan hücresinde hemoglobin molekülünün şekline baktığımızda merkezlerinin aynı şekilde olduklarını görürüz. Çok az farklılıkları taşırlar. birinde Fe demir iken, diğerinde Mg magnezyum bulunur. Bu iki molekül çok farklı iki alemde yer alır. klorofil bitkiler alemine ait iken, hemoglobin hayvanlar alemine ait moleküldür.

Benzer şekil de ve yakın C,H sayısına ve az farklı bağlanma şekline sahip olmalarına rağmen, görevleri tamamen farklıdır. Oysa bu kadar benzemekten dolayı bunların vazifelerinin birbirine benzer olmasını bekleriz. Veya aynı aleme ait iki molekül olmasını bekleriz.
Klorofil, güneşten gelen foton içinde taşınan güneş enerjisini absorbe edip, bitki bünyesine alır. Hayvanlarda ki hemoglobin ise, solumayla alınan oksijeni tutup, kan yoluyla hücrelere taşıma gibi bir çok iş yapar..
Bu birbirinden farklı alemlerde farklı olan bu fiilleri birleyen, tek ele vermeyi düşündüren şey bu iki molekül arasındaki benzerliktir.

Bu iki molekül arasındaki benzerlik vahdeti gösterir. Tek ele vermemize delildir. Yani, bu molekülün sahibi kimse diğerininki de o dur, dedirtir. Her şeyi bir şeye rabteder.
Aynı zamanda , bu kadar benzerliğine rağmen üzerlerinde belli maksatlar için yapılmış değişiklikler ile farklılaşmaları da bunları yapanın, üzerlerinde hikmetli seçimler yapıldığını gösterir. Sahiplerinin irade ve hikmetine delil olurlar. Bu özel muamelerle yapılan değişiklikler ve farklılıklar Maliklerinin ehadiyetini gösterirler.
Not: Kullanılan şekil ve örnekler arasında tam bir uygunluk yoktur. Örneklerde de “varsayalım” dediğimiz tarzda anlatımlar mevcuddur. Bunlardaki eksikliklere bakılıp konunun hakikatine şüphe düşmemesini temenni ederim. Buradaki maksadım, konuda anlatılan hakikatlerin bir ilim alanında nasıl göründüğünü hayale ve akla göstermekti. Bir bakıma teorik bir bilginin pratikteki işlenmesidir.
Garibim