اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ : Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını îcab ettiren münasebet vecihleri ise: Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'anı medheder. Şu her iki medh arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki; o onu ister, o onu ister. Çünki ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhan-ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şahididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünki mü'minleri medhetmekte imana gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nevi hidayettir.
AÇIKLAMA:
İman edenler yani müminler, öncesinde methi yapılan Kur’ana tabi olmalarıyla bu vasıfları almışlardır. O yolun neticesi, meyveleri olmalarıyla Kur’an namına müminler methedilmiştir. İnsanın iman ile kemale ermesi onu hidayet eden yolun, hak olduğunun kanıtı olur. Fatihadaki ”enamte aleyhim” ile işaret edilen sırat-ı müstakim denilen bu yolun takipçileri olan sahabe döneminden diğer asırlara kadar parlayan zatlara bakıldığında, bunlar göz ile görünen kanıtlardır.(T1) “Kur’an ile insanlar hidayete ulaşmıştır” diyerek sadece Kur’anın yaptığı işi anlatmak yerine, o işin sonucu olan müttakileri “müminler” olarak göstererek icaz yapılmış. Hidayeti kabul ederek müttaki halini alanları övmüş, onları Kur’anın kemaline delil olarak göstermiş, aynı zamanda onları hidayet eden Kur’anı övmüş ve onun yoluna teşvik etmiş. Ve bu teşvikte yine Kur’anın hidayete daveti ile hidayet kaynağı olduğunu göstermiş olarak pek çok mesajı da vermiştir.

Hidayet; İstenilen hedefe ulaştıracak şeye lütuf ve nezaketle kılavuzluk etmek. Ya sadece yolu göstermek, ya yola götürmek, yada sonuna kadar götürmek şekliyle olur.
5 masdarı vardır.
هِدَايَة: güzel, yumuşak bir şekilde yol göstermektir.
هُدًى: Bu masdarı, Allah(c.c) bizzat kendisinin verdiği, kontrol ettiği , insan müdahalesi olanlardan ayırıp, kendine mahsus işler arasında kullanmıştır.
اِهْتِدَاء :İnsanın seçme özgürlüğünü kullanarak yaptığı inceleme, araştırma sonucunda ulaştığı sonuç ve karara hidayeti isteme, arama.
هَدْىِ : Evi göstermek.
اَلَّذِينَ ile مُتَّقِينَ arasındaki münasebete gelince: Bunların biri tahliye َخْلِيَه, diğeri tahliye تَحْلِيَه dir. Tahliye تَخْلِيَه tathir etmek ve temizlemektir. Tahliye تَحْلِيَه ise, tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup burada olduğu gibi, daima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.
Kur'an-ı Kerim, tahliye-i seyyiatı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi, şirki terk; ikincisi, maasiyi terk; üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir. Tahliye تَحْلِيَه se, hasenat ile olur. Hasenat da, ya kalbile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur. A'mal-i kalbînin şemsi, imandır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A'mal-i maliyenin kutbu, zekattır.
AÇIKLAMA:
Bakara2. Ayet sayfa 45 kısmında detaylı şekilde takva anlatılmıştır.

S- اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ hal iktizasına göre îcaz ise de, aynı manayı ifade eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnabdır (uzundur). Evet ال harfi اَلَّذِينَ ile; مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnabın îcaza tercih sebebi nedir?
C- اَلَّذِينَ esma-i mübhemeden olduğundan, onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan imana büyük bir azamet vermekle insanları iman etmeye teşvik eder. Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ nin tercihi; iman fiilini hayal nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellisiyle imanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir. Evet delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder.
AÇIKLAMA:
S- “اَلَّذِينَ” aynı “ال” gibi belirlilik içerir. Zaten başında “ال” gözükmektedir. Belirlilik için kısa olan “اَلْمُؤْمِنُونَ” deki “ال” yeterli iken burada “اَلَّذِينَ” yazılarak uzun hali seçilmiş. Bu ise icaz yani az söz ile meseleyi anlatmaya terstir. Aynı şekilde “اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ”gibi fiil ve bağlaç kullanarak iki parçadan oluşan ifade yerine o fiilin ism-i faili olan aynı manaya gelen” اَلْمُؤْمِنُونَ”kullanmak icaza daha uygun idi.
C-
- İsm-i mevsul(اَلَّذِينَ )ün kendine ait bir anlam yoktur. Bağlaçtır. Ondan sonraki cümle sıla cümlesi olarak adlandırlır ve İsm-i mevsulden önceki kelimeyi sıfatlar. yani burdaki “ اَلَّذِينَ”ve sonrası müttakinin sıfatını verir.” o müttakiler ki iman edenlerdir”anlamındadır. İman etmeyi en öne almıştır.
“اَلْمُؤْمِنُونَ” Müminler demiş olsaydı, bir mümine ait pek çok sıfat olacağından bunları saymak istesek farklı sıralamada özelliklerini sayabilirdik. Mümin kime denir? dense, farklı özellikleri en ön sıraya koyabiliriz. Birine göre namaz kılmak, diğerine göre güzel ahlak vb. sıralamalar olurdu. Müminin altı çizilecek sıfatının iman olduğunu göstermek için “iman ederler” fiili zikredilmiş, mümin bu sıfatıyla vurgulanmış. Hem de bu vurguyla insanlar imana teşvik edilmiş.

“يُؤْمِنُونَ ”(iman ederler) müzari fiil çekimidir. Geniş zaman ifade eder. geçmişte, şimdi ve gelecekte iman ederler diyerek devamını vurgular. ve hareketlilik katar, hayalde canlanmasını sağlar. Ayrıca müzari çekimi fiile tecedüd anlamı verir. İman durağan değil gelişen bir şeydir. Delillerle iman artar. “اَلْمُؤْمِنُونَ ” (iman edenler) ifadesi ism-i fail halidir. O anki durumlarını anlatır. Fatihadaki “dallin” deki gibi inkıtaya, kesintiye uğrama anlamı içerir. Yenilenme, teceddüd manalarını vermez. Sabitlik vardır. Bu ikisinin farkını fotograf karesi ile sinema akışı gibi düşünebiliriz.

بِالْغَيْبِ Yani, nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar.
İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur.
S- Avam-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir?
C- Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zât; İmri-ül Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahaza imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihetinde değildir!" dese kâfidir. Çünki nefiy cihetinin, yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delalet eder.
AÇIKLAMA:
GAYB: Güneşin gözden kaybolması, dağların ve yüksek tepelerin arkasına geçip gözükmemesine denir. Bunun gurubdan farkı gaybda güneş ışınları vardır. Buna göre varlığı ve mevcudiyeti tesirleri ile bilinip belli olmakla beraber kendisi görünmeyen şeylere denir. (müfredat/sözlük)
Gayb masdardır. Hissin idrak edemediği ve aklın bedihi olarak gerekli görmediği gizli herşeydir.(Beydavi/tefsir)
Göz ile görünmeyen aklın ihata edemediği şeylerin varlığına kalbleriyle iman ediyorlar. İman etmede dil ile ikrar yeterli değildir. Asıl kalbin tasdikidir. Bunu münafıkların durumundan da anlıyoruz. Gayba iman ile nifaksız bir iman vurgulanmış. Görünmeyen veya aklın ihatasının zorlandığı şeyde şüphelerle inkara gidebileceği için kesin iman vurgulaması , gayb bile olsa iman ederler diyerek yapılmış. Yani tereddütsüz bir iman, münafık imanı değil.
Bir kişinin imanı, onun herşeyi bilmesi ile veya bildiği şeyi ifade edip edemediğiyle ölçülmüyor. Tasdikine bakılıyor. İnandığı şeyi tafsilatıyla bilmemesi imanına ölçüt olmuyor. Tastik etmesi gereken itikada ait mesele soru şeklinde arz edilince verdiği tepkiye bakılıyor. Mesela; Allah ın mekanı var mıdır? mahluka benzer mi? gibi.
Zaruriyeti diniye olan imanın şartları, farzlar, günahlar, yükümlülüklerini tafsilen bilmesi gerekir. Neye nasıl iman etmeli, namazın farzları nedir, zekatın kime ne zaman vereceği gibi. Teferruat kısmını ise icmalen tasdik etse yeterlidir. Mesela Kur’anın daki her ayeti bilemez. Ama bu Kur’an ayetidir denince tastik etmeli, ayetlerin Allah’ın hükmü olduğunu bilmelidir. Peygamberlerin nübüvvet ile vazifeli olduğunu tastik eder ama isimlerini, hayatları hakkında detayları bilmesi gerekmez.*
*Bu konu hakkında hükmi olan şeyi tam bilemiyorum. O yüzden yanlış veya eksik olabilir. Ona göre değerlendirilsin.
İman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre: "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur." denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve herşeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza iman, Şems-i Ezelî'den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.(T2)
AÇIKLAMA:
“Allah dilediğini hidayete erdirir” gibi ayetlerde ilk mana olarak bir cebr varmış gibi görünür. Buradaki iman tarifi cüz-i ihtiyarin sarfından sonra hidayetin olduğunu anlatıyor. Bundan sonraki kafirlere ait ayette “hatem”(mühürleme) bahsinde de bu tartışma yapılmıştır. O ayettede de mühürlemenin insanın tercihinden sonra Allah’ın kudreti ile yaptığı fiil olarak anlatılmıştır.
İman kalb işidir. Ve vicdanın batınına gelen bir tekliftir. vicdan nezzar kalbin penceredir.(A1)Vicdan gayb alemleri ile şehadet alemi arasında geçiş yeridir.ve şuurludur.(A2) Buradan anlaşılıyor ki kafir olsun, mümin olsun her insanın kalbinin batınına iman nuru devamlı tecelli etmektedir. Teklif devamlı gelmektedir. Mümin bunu kabul ettiği zaman o nur diğer tarafı da aydınlatıyor.
İman bir intisaptır. Sadece yaratıcıyla olan bir bağlantı değildir. İman vasıtasıyla Allah ile bağlantı kuran insan sanki ana merkeze bağlanmış olmakla o merkezin bağlantılı olduğu her noktayla ilişki kurar. Tüm kainatla ilişkisi iman vasıtasıyla olmakta. Ve bir çeşit akrabalık bağı kurar. Kendi gibi herşey Allah’ın kuludur. Kulluk , mahlukluk noktasında kainatla kardeştir. Buna sıla-i rahim diyebiliriz. O yüzden kainattaki herşey onun tanıdığıdır. Çünki herşeyi O’nun mahluku ,itaat edeni olarak bilir, tanır. Ünsiyeti vardır. Kafir kainatla merkezden ve bu noktadan ilişki kurmadığı için herşey ona yabancıdır ve tanımlayamaz. İnsan bilmediğinden korkar, zarar geleceği endişesinden düşman görür. Bu fatihadaki dallinin durumudur.
İnsandaki mutlak acz ve fakr hali onu her daim korunmaya ve kollanmaya ihtiyaçlı kılar. Burdaki mutlaklık bu durumunun nihayetsizliğidir. Yani hiçbir zaman bu konumdan çıkamaz. Mesela, sonsuz hayat ister. Bu onun nihayetsiz ihtiyacıdır. Sonsuza uzanan emelleri vardır. Ama ne kendi elinde ve ne de mümkin varlıklarla dolu kainatta hiçbir şey onu bu konumdan kurtaracak vasıfta değildir. Geçici olarak derman bulur. Ama nihayetsizlik için çare olacak bir şey bulunmaz. Ancak mümkin olmayan vacibul vücud olup hiçbir şeyde acze düşmeyecek mutlak kudret sahibi ve hazinesi nihayetsiz bir zat onu tatmin edebilir. İşte iman bunu insanın eline verir. Mutlak kudret ve mutlak ganiy bir zat hem kendi hem de ilişkili olduğu bir bakıma akraba olduğu kainatı koruyup, kollayabilir. İşte vicdanda olan bu iki nokta; düşmanlara karşı istinad , ihtiyaçları için istimdat noktaları iman ile çalışır. İman demek O zata dayanmak ve her şeyini O’ndan istemektir. Yine fatihada ki “iyyake na’budu ve iyyakenestain” bunu anlatır.
İman 6 cihetini genişletir. Zaman ve mekanda hapis olmaktan kurtarır. (bakınız: 6 cihet ile ilgili yazı)
Her esmadan ve bu esmaların tecelli ettiği her alemden numuneler insan ruhuna tohum olarak ekilmiştir. Bunlar istidatlarımızı oluşturur. Her esmanın da sonsuz açılımı olduğundan nihayetsiz emeller doğar. Yani nihayetsiz ihtiyaçlılığımız esmalardan kaynaklıdır. Emeller, esmanın istediği şeylerdir.Bunların neşv-ü neması bu alemde başlar. İman ile o numunenin geldiği esma alemine de açılım olur. Mekan ve zaman olarak kısıtlı olan bu alemde bu açılım olamayacaktır. Ancak faniliğin ve muhitliğin olmadığı bir yer lazımdır. Ebed alemi gerekir. İman bu boyutu insana açar. Kafir için sadece bu alemde istidatlarının sınırlı açılımı vardır. (bakınız: fatiha/Hamd 23-1 /enmuzec-sıfat-ı kemaliyeyi izhar)
وَ يُقِيمُونَ الصَّلَوةَ : Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münasebeti gün gibi aşikârdır. Lâkin bedenî ibadet ve taatlardan namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir. Evet nasılki Fatiha Kur’ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünki namaz; savm, hac, zekat ve sair hakikatları hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şamildir. Meselâ: Secdede, rükû’da, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.
AÇIKLAMA:
Takvayı yaşayan müttaki için 1. Adım olan küfürden, şirkten ve kötü amellerden arınmasından sonra 2. Adım olan amel-i salih ile süslenme gelir. Kalb ile olan kısmı imandır. Bedeni olan namaz, ikinci olarak zikredilmiştir. Tüm bedeni ibadetlerin fihristesidir.Tüm ibadetlerin temeli olan Elhamdülillah, Sübhanallah, Allahu ekber hakikatleri namaza çekirdek olmuş, hem zikr hem de hareket olarak her yerinde işlenmiştir. Bu üç mana tüm mahlukatında ibadetlerinin içeriğidir. Bu bakımdan namaz hem tüm ibadetlerin hem de tüm kainatın ibadetlerinin fihristesi konumundadır.
S- يُقِيمُونَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
C- Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâma
yayılmış olan o intibah-ı ruhanîyi muhataba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti hayale götürüp tasvir etmekle sami’lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır.
Evet dağınık bir vaziyette bulunan efradı büyük bir sevinçle içtimaa sevkettiren malûm âletin sesi gibi, âlem sahrasında dağılmış insanları cemaate davet eden ezan-ı Muhammedî’nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyl, bir şevk husule gelir.
S- Fiil neden geniş zaman, muzari çekimi ile kullanılmıştır?
c- Tüm zamanlar da her mümin ve kainatın yaptığı bu ibadeti hareketli bir film gibi hayale göstermek için müzari sigası kullanılmış. Bu çekim, yenilenme, devamlılık durmunu ve tüm zamanları kapsama anlamı verir. Fatihada “enamte aleyhim” güruhu Peygamber (AS )önderliğinde geçmişten geleceğe akan bu silsileyi gösterir. Mümini de bu kafileye iman ve namaz ile davet eder, teşvik eder. Keza namaza davet eden ezanda bu cemaate katılmayı uyarır.
S- يُصَلُّونَ kelimesine bedel, itnablı يُقِيمُونَ الصَّلَوةَ nin zikrinde ne hikmet vardır?
C- Namazda lâzım olan ta’dil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi ikamenin manalarını müraat etmeye işarettir.
S- “يُصَلُّونَ” namaz kılmak anlamında daha kısa bir kullanım iken uzun olan namazı ikame etmek anlamında olan “يُقِيمُونَ الصَّلَوةَ” niye tercih edilmiştir?

Salat; Dua, sena övgü, kıraat, rahmet manasındadır. Namaza salat denmesinin nedeni, kıyamında kıraat, kaidelerinde sena ve dua olduğundan, kılan kişiye de rahmet olmasındandır.(Müfredat/sözlük) “salatın” ”JI” ile kullanıması herkesçe bilinen veya önce indirilen bir ayette manası namaz olduğundandır*. Yani salat demek namaz demektir.
*nüzul sırasına göre bakılıp tam şu ayettir demek gerekir. Bu konudaki bilgi eksikliğim mazur görülsün

İkame: Kıyam kökünden gelir. Yükselmek, yukarı kalkmak. Ayağa kalkıp dikilmek anlamında birşeyi yapmak, meydana getirmek anlamında mecazi kullanılır.
Kıyam birkaç anlamda kullanılır.
- Şahsen(bizzat) kıyam etmek. Bu ya zorla yada iradesiyle olur.
- Bir iş veya eylemin şartlarını yerine getirmek ve onu korumak
- Birşeyi yapamayı azmetmeyi amaçlayan kıyam
- Birşeyin kendisiyle ayakta durduğu, sabitleştiği, sağlamlaştığı sütun dayanak gibi şeylere işaret eder.
Bu tanımından dolayı ikame ile kullanılan namaz kılmaktan maksat sadece şeklen namaz kılmak değil tadil-i erkan, namaza devam ve muhafazası gibi özellikleri de vurgulamak içindir.
“ikame” fiili ile kullanılmıştır. Kur’an da namazla ilgili emrettiği ve övdüğü heryerde “ikame” ile kullanılmıştır. (Razi/tefsir) (Maun suresinde yalnız “musallin” çekimi kullanılmış, ikame yoktur. Dikkate değer bir nokta.)
Bu kökten gelen kelimelerde de üstteki bu manaları görürüz.
Sırat-ı müstakim : Düz bir çizgi üzerinde olan yol.
Ahsen-i takvim: Birşeyin takvimi, onu doğrultmak, düzeltmek, yetiştirmek. Yüce Allah insanı diğer canlılar arasından seçip ona akıl ve anlayış vermiş ve onun belini doğrultup dik durabilcek şekilde yaratmıştır.
Makam: Hem masdar, hem kıyam yapılan yer ve zaman olarak kullanılır. Ayağa kalkmak, ayakta durulan yer ve zaman.
Kayyum: Herşeyi koruyan, hepsine kendisini ayakta tutacak destek, dayanağı veren O’dur manasını verir.
Kıyamet: İnsanın bir çırpıda ayağa kalkmasıdır.
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe’nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye’nin şerhettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe’nindendir. Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe’nindendir ki, her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi’racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.
Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhere anlar, ama iş işten geçer.
AÇIKLAMA:
Bakara 21. ayetinde ibadetin manası ve önemi uzun şekilde işlenmiştir.(A3) Özetlemek gerekirse; İbadetlerin fihristesi olan namazla kişi itaati, kainatla uyum içinde yaşamayı talim eder. Sadece ahiret saadeti değil dünya saadeti için de insanın namaza ihtiyacı vardır. İnsanın kainattaki konumunun öneminden dolayı da en mühim vazifesidir.
garibim
20.09.2022