وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِاْلآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Kur'an-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'cazı intac eden îcaza menşe' olarak latif bir sırdır. Şöyle ki:
Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.(A1)
AÇIKLAMA:
“ma” şey demektir. Burada “sana indirilen şey” yerine isim vererek “ kur ‘an “a deyip daha açık ifade edebilirdi. “senden önceki” dediği yere “incil, tevrat”diyebiilirdi. Yada peygamberleri sayardı. Böyle bir ifade sınır koymak olurdu. Tüm zaman ve ihtimalleri kapsayamayacaktı. Bu sınırsızlığı göstermek için genelleme ifadeleri kullanılıyor. Mesela “sana indirilene” ifadesi sadece Kur’an değil, hadisleri de akla getiriryor. keza Cebrail (as) da iniyor. (T1) ihtimalleri çoğaltan mana vermek ise ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutabık olmak şartıyla yapılmalıdır. (T2)Kuralsız herkesin kendi kafasına göre mana verip, ondan hüküm çıkarması hakikate uygun gelmez.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münasebet: Kur'an-ı Kerim, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitabdan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
AÇIKLAMA:
Önceki ayette iman eden müttakilerin genel özelliklerini saymıştı. Tüm insanlığı imana devet etmişti. Burada ise insanlar içinden önceden imana gelmişleri özel zikrederek onlara şeref vermiş. Aynı şekilde iman edeceklerin de şeref kazanacaklarını ima ederek teşvik etmiş. Önceki dinlerin mensubu müminleri de iman ettikleri şeylerin aynı hakikatlerini içeren bu davete icabet etmeleri gerekliliğini vurgulayarak teşvik etmiş. Ki onların ellerinde deliller mevcud idi. Abdullah ibn-i selam gelecek peygambere ait özellikleri bildiği için imana gelmiştir.
Ve keza Kur'an-ı Kerim'in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediye'nin bütün milletlere şamil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki اَلَّذِينَ ile مُتَّقِينَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir.
AÇIKLAMA:
Bu ayetteki “ellezine…ileyke; sana indirilen” e cümlesini önceki ayette müttakileri yani doğru iman sahibi müminleri anlatan “ellezine …” cümlesine benzer kalıpta kullanmış. Buradan bu dinin diğer tüm dinleri kapsadığının “ileyke;sana” ibaresiyle de Hz. Muhammed(sav)’in risaleti, peygamberliğinin hepsine şamil olduğu ifade edilmiş.
Ve keza يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için, icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünki bu âyet; kitablara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delalet eder.
AÇIKLAMA:
Önceki ayette “gayba iman ederler”derken iman edilecek şeyleri icmalen söylemiş oldu. “Sana ve senden öncekilere iman ederler”diyerekte “gayb” olan iman edileceklerin ne olduğunu açıklamıştır. “ indirilen şey” olarak kitapları işaret etti. “ahiret” diyerek haşir ve ahirete imanı aşikar söylemiş oldu.”sana” diyerek peygamberlere iman, indi yerine indirildi diyerek aracı olan meleklere imana da işaret etmiş oldu.
Kur'an-ı Azîmüşşan burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْآنِ gibi îcazlı ifadeleri terkedip, وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir.
AÇIKLAMA:
Mesele kitaba iman olduğundan “Kur’ana iman edenler” diyerek maksadını icaza uygun daha kısa cümle ile anlatabilirdi.
Burada “الْمُؤْمِنُونَ ism-i faili yerine الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ getirerek cümle olarak uzatma yapılmış.
الْقُرْآنِ İsim hali yerine بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ denerek uzatma yapılmıştır.
Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan اَلَّذِينَ , burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tâbi' ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.
AÇIKLAMA:
“Ki onlar” anlamındadır. Onlar ise mübhemdir. Kim bunlar? dense esma-i mevsule olan bu bağlaç bilgi vermez. Bağlaçtan sonra gelen cümle ile anlaşılır. Mevsuf yani sıfatlananları ellezinenin içindeki “Onlar” ile belirtmiştir. Onlara ait bilgi ise iman etme sıfatı ile verilmiş. Diğer özellikleri zahir edilmeyerek varsa da bu sıfatın altında kalmıştır. Yani vurgulanan sıfatları imandır. İsm-i mevsulde Kişilerin fiillerine bakarak sıfatlarını tespit edin manası vardır.
Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir.
AÇIKLAMA:
İsm-i failde, faildeki (işi yapan)hal, durum fiilin sonlanmasıyla biter. Sabitliliği ifade eder. geniş zaman çekimi de devamlılığı ifade eder. ama sabitlik değil, yenilenme, gelişme anlamı verir. sadece iman ettiği andaki imanı korumaz her yeni gelen ayet, delil imanını geliştirir.
İbhamı ifade eden مَا , iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur'an gibi zahirî vahiylere şamil olduğuna işarettir.
AÇIKLAMA:
İman edileni “şey” olarak ifade etmesi ayrıntı vermediği için icmali imanın yeterli olduğu mesela kurana ve içindeki herşeye iman etmek yeterlidir. Her ayeti bilip herbirine iman getirmek gerekmemekte. İndirilen şeye iman olduğu için vahiy olan Kurana imanın yanında peygamber(as)a mana olarak ilhamen olan, hadislerle ifade edilene de imanı içerir.
اُنْزِلَ maddesi itibariyle; Kur'ana iman, Kur'anın Allah'tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah'a iman; Allah'ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.
AÇIKLAMA:
Her iman rüknuna iman tarzı farklıdır. Kurana iman onun vahiy olduğu Allah kelamı olduğuna imandır. Allah’a iman onun varlığına ve vahdetine imandır. Ahirete iman o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine imandır.
اُنْزِلَ , maziye delalet eden heyeti itibariyle, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahaza يُؤْمِنُونَ deki istikbal, اُنْزِلَ nin maziliğinden neş'et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ nin şümulü dâhilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ nin şümulü altındadır.
AÇIKLAMA:
Bu ayet indiğinde daha Kuran tamamlanmadığı halde “sana indirilene” diyerek tamamına imanı zikretmiştir. Böylece indirileceklerinde kesin geleceği ve inzalin tamamlanacağı söylenmiş. Aynı şekilde “iman ederler” geniş zaman olarak kullanılarak “indirilen”nin geçmiş zaman olmasından kaynaklanacak acaba bu kadar mı? daha gelecek mi? buna iman ettik, sonradan gelenlere iman edilmeyebilir mi? gibi şüpheleri izale etmiş oldu.
Bu tenzil mes'elesi, Kur'anın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazan mazi, istikbale misafir gider. Bazan da muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda, çok latif bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delalet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhatab yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcih edilen hitabları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.
AÇIKLAMA:
Henüz tamamlanmamış, sonunu görmediği bir şey hakkında bitmiş, geçmişte kalmış olarak zikredilmesi muhatabın sadece o olmadığını ikaz eder. Diğer muhatabları düşündürür. Kur’anın evrenselliği vurgulanmış oldu.
عَلَيْكَ ye bedel اِلَيْكَ nin zikri: Resul-i Ekrem (A.S.M.) in teklif edilen risalet vazifesini cüz'-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünki عَلَى da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delalet eder. اِلَيْكَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur'an ve Kur'ana ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhatab olup; kelâm, Allah'ın kelâmı olduğuna işarettir.
Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı.
AÇIKLAMA:
عَلَى Üzerinde anlamındadır. Üzerine anlamı seviyeleşmeyi gösterir. “ala” olan aşağıda, ona doğru olan ise yukarıda görülür.Vahyi getiren, getirilenden yüksek makamdaymış manası verir. yük yükleme , vazifelendirme anlamını da verir. ihtiyarı olmadan zoraki bir yükleme anlamı verirاِلَيise “–e doğru” manasındadır. Mertebe manası değil, vahyin sunulması gibi bir mana veriyor. “resule indirildi” yerine “Sana” diyerek şahsın direk muhatab alındığı vurgulanıyor. İndirilen şahsı belirterek Kur’anın beşer kelamı değil vahiy olduğuna da işaret ediliyor.
وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ : Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sami'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair "dört letaif" vardır.
1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
Ey insanlar! Kur'ana iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünki Kur'an, onların sıdkına delil ve şahiddir.
2- Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
Ey ehl-i kitab! Geçmiş olan enbiya ve kitablara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ana da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitablarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur'anda ve Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'an Allah'ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.
AÇIKLAMA:
“vav” atıf harfi için;
1- önceki cümle ile sonraki cümle birbirine sebeb-sonuç olur.
2- önceki cümle ile sonraki cümle birbirine benzer olmalı, yani ortak konunun devamı olmalıdır.
3- önceki cümle ile sonraki cümle birbirinden farkı da olmalıdır.

Atıf harfinin ,sonrasındaki cümle matuf(atfedilen), öncesindeki cümle matufun aleyh (üzerine atıf yapılan)dir.
Atıf harfi; Matuf ve matufun aleyh arasında ortak bir ciheti anlatır.
Basra ekolüne göre, matuf sebebdir(delil), matufun aleyh ise bu sebebin doğal sonucudur(medlul). Kufe ekolünde tersidir. Burada her iki ekole göre yorum yapılmış.
1-Kufe ekolüne göre; önceki kitaplara iman (matuf) sonuç, Kur’ana iman (matufun ileyh) neden olarak yorumlanır. Kur’ana iman edildiğinden dolayı diğer kitaplara da iman edilmelidir. Edilir. Çünki Kur'an, onların sıdkına delil ve şahiddir.
2-Basra ekolüne göre; Kur’ana iman (matufun ileyh)sonuç, diğer kitaplara iman(matuf) neden olarak yorumlanır. Diğer kitaplara iman edildiğinden dolayı Kur’ana da iman edilmelidir.Edilir. Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitablarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur'anda ve Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) bulunmuştur.
3- Zaman-ı Saadette, Kur'andan neş'et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları o zamanın âb-ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evet İslâmiyet mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-ı umumiyeyi temin ediyor.
AÇIKLAMA:
“Atıf harfi; Matuf ve matufun aleyh arasında ortak bir ciheti anlatır.” Kuralına göre de şöyle yorumlanıyor.
Önceki kitaplar ve Kur’an atıf harfiyle birleştirilmesi, onların aynı şeyin devamı olduğunu farkının vahyin gelme zamanı olduğu görülüyor. Ama menba olarak bakılırsa tüm vahiyler Kur’andan gelip zamanda intişar etmişler. Kitap olarak nüzulü ise en son olmuştur.
4- Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki: Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.
AÇIKLAMA:
Atıf harfi kullanması konunun devamlılığını ve aynı zeminde aktığını anlatır. Son gelen din, kitap aslında süregelen tek bir şeyin devamıdır. Nasıl ki insanlıkta bir kemalat gelişme vardır, son gelen din de diğerlerinden daha kamildir. Bu dini benimsemek zor olmamalıdır çünki farklı bir şey değildir. İtikadi hükümler aynıdır. imani hükümlerde olmuşsa bir defarmasyon son gelen kitap ile kontrol edilmelidir. Değişen ibadetlerin hükümleridir, şekilleridir. İbadetler bile korunagelmiştir. Zamanla aşınmış olan füruat kısmı onarılıp en mükemmeli tesis edilmelidir. İbadetlerin hükümlerinin zamana göre değişmesi de şartların değişmesinden dolayı doğaldır. Bunu Kur’anın inzali sırasında da nesh edilen hükümlerde de görmekteyiz. Bu zamana ve insanına uygun kulluk biçimi en son din ile revize edilmiştir. Bu yüzden ittiba etmek akla uygundur diye ehl-i kitabı teşvik etmektedir.
مِنْ قَبْلِكَ : Kur'anda hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet Kur'anın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur. Ezcümle: مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde "Beş Maksad" vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letaiften in'ikas etmiştir. Bu beş letaif, مِنْ قَبْلِكَ nin sadefindedir. Maksadlar ise: 1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.
2- Ekmel-ür Rusüldür.
3- Hâtem-ül Enbiyadır.
4- Risaleti, âmmedir.
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.
Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ den vech-i in'ikası: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat, مِنْ قَبْلِكَ kelimesinden imaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) مِنْ قَبْلِكَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma'dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitablarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletine ve Kur'anın Allah'tan nâzil olduğuna bir hüccet-i katıa olduğu gibi, onların mu'cizeleri de Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) davasına bir mu'cize hükmüne geçer.
AÇIKLAMA:
“senden önce” demekle önce ve sonra gelenleri olan bir grubu ifade etmiş oldu. Vahyin indiği grup peygamberlerdir. “sen” demekle o gruba ait olduğu vurgulanmış. Yine önceki peygamberlerin nübüvvetine ait tüm özellikler, deliller sonra gelen içinde geçerli olacaktır. Onu destekleyecektir. Böylelikle Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür hükmü burada belirtilmiştir.
İkinci maksadın vech-i in'ikası: Üç kaideden tezahür eder.
1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.
2- Nev'-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.
3- Alelekser, halefin mehareti, selefinden daha ziyadedir.
İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.
AÇIKLAMA:
Öncelik ve sonralık ifadesiyle son gelene ait özellikler vurgulanmış. İnsanlıktaki tekamül kanunu gereği son olan öncekilerden daha mükemmel olmalıdır. Bir mesleğin sonrasında gelenlerin o meslekle ilgili mahareti öncekilerden ileri olur. Liderler sahneye en son çıkar.
Üçüncü maksadın vech-i in'ikası: Meşhur bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihad etse, kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, hâtem-ül enbiyadır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki, ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.
AÇIKLAMA:
Tek bir şey kendinin aynısını çoğaltsa bunu devam ettirir, biryerde durmaz. biraraya gelen şeyler ise belli bir noktada durur. Peygamber silisilesi de peygamber Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile son bulmuştur. Daha gelmesi beklenmez.
Dördüncü maksadın vech-i in'ikası: مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin ifade ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder. Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vakta ki, âlem-i insaniyet zaman-ı saadetin şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile, an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ Küre-i Arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.
AÇIKLAMA:
Eskiden farklı coğrafyalardaki insanlar arası mesafe uzak olup iletişimin olmaması her milletin kendine özgü özellikleri olmasından, aynı zamanda farklı coğrafyalarda pekçok peygamber gerekiyordu. İnsanlığın gelişmeye meyli, milletler arası iletişimin ticaret, bilim vb ile gelişmesi kültürel farkların azalması özellikle şu asırda dünyanın bir köy mahalle haline gelmesi ile davetinin ulaştırılması kolaylaştığından tek bir peygamber insanlığa yeterli geldi.
Beşinci maksadın vech-i in'ikası:مِنْ قَبْلِك deki مِنْ , ibtida manasını ifade eder. İbtida ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delalet eder. Öyle ise o hazret, Hâtem-ül Enbiya'dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur.
AÇIKLAMA:
“min” zaman ve mekanda başlangıcı ifade eder. bir şeyin başlangıcı varsa sonu da olacaktır. “senden önce” de peygamber efendimizin (sav) öncesini vurgulayarak onun son olduğunu söyler. Eğer sonrası olsaydı “senden sonraki” ler diye bir ifade daha eklemesi gerekirdi.
مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin bu beş letaife ma'kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delalet eden emare şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde, مِنْ قَبْلِكَ havuzunda içtima etmiştir. Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delalet ve îma eder. Maahaza bu maksadların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.
AÇIKLAMA:
Bu ayetin anlattığı maksatlar nübüvvet, vahiy kitapların inzali bu kısa ibarede birden görülmüştür. Ayrıntısı ayetin kalanında ve Kur’anın diğer ayetlerinde işlenmiştir.
garibim
19.02.2023